29.03.2015

Spotları Kırık Hayat..


Bazıları soğuğu sever..
Soğuk buzu
Buz rakıyı..
Rakı beni, bende seni..
Ama bitti..
Hemde yeterince yaşamadan..
Soğuk kırıldı..
Buz eridi
Rakı yitti.
Ve sen boşluğa yürüyüp gittin...

Biraz, Biraz


Biraz yaşadım hayatı, biraz keyif aldım, biraz ağladım, biraz kuşkulandım, hastalandım, yattım falanlar filanlar. Kimsenin hayatı ucuz değil. Hayatınızı sorguladığınızda elbet net, berrak sayfalarla karşılaşacaksınız. Sadece kötü anıları biraz daha net hatırlıyoruz o kadar. Çünkü hasar var ağrıyor kalbin belki de böbreğin, geçerken zarar vermiştir olabilir..

Dedim ya biraz yaşamıştır herkes hayatı, biraz çok fazla değil, yeteri kadar. Almıştır öğretilerini, kazımıştır bazı nüansları ve ilerlemiştir kendi otobanında. Belki 80'le, belki 180'le. Giderken dönüp bakmıştır ne kadar yol yaptım diye. Ben bakmadım diyen illa ki yalan söylüyordur bu konuda yalan söylemenize gerek yok. Utanç değildir geçmişe bir bakıp çıkmak. Daha utanç verici şeyler vardır onları gizleyin tabi. Çünkü size zarar vermek isteyen biriyle de yarı yarıya oranla karşılaşıyoruzsunuz şans meselesi...

26.03.2015

Sonsuz Yazı..


Geçmiş...


Bir sebebi var elbette bu derin, uçsuz düşüncelerimin. Her ademoğlu gibi bir çok düşüş yaşadım, kasvet, çığlık, korku dolu saniyeler peşi sıra takip etti şu yalan hayatımı. Ve sonunda bunları biriktirip bazılarını arıtmaya bazılarını ise karşımda beliren her hangi bir şemale yansıttmak amacıyla kullandım. Çoğu zaman görünmez prangalarımla yaşamayı öğrendim, esaret altına girmedikçe kimse özgürlüğün ne demek olduğunu tam anlamıyla kavrayamaz. Belki kalın demir parmaklıklardan ve kafam kadar bir pencereden oluşmuyordu. Ancak gardiyanım vardı, her adımımda bana ket vuran olduğum yere mıhlayan. Tabi ki beyindi bu gardiyan..

Eskiden akıl hastalarının kötü kişilikler olduklarını düşünürdüm, toplumdan soyutlanmış ve anti davranışlarda bulunmaya yatkın kimseler. Ürkütücü gelirdi çoğu zaman. Deli dediğimiz insanların aslında ne kadar güçlü bir potansiyelleri olduklarını gördüm. Çocukken yıkık dökük ahşap bir konağın civarında yaşardım. Harabeydi ama iskeleti hala sağlamdı. Buraya giremezdik, nedeni ise üzerimize yıkılacağından değil. İçinde bir adamın yaşamasıydı. Bu adam bildiğimiz evsiz özelliklerine ilaveten kapalı kutu birisiydi. Gözlemlerdik sürekli onu atılmış veya çok bayat (taş gibi sert) ekmeklerle dolu gelirdi her zaman "evine" Bunlarla karnını doyururdu tabi yediğini görmezdik ancak ekmekleri ıslatıp güvercinlere yedirdiğini bizzat görmüştüm. Çoğu zaman mırıldanıyordu ne dediğini hiç anlayamadım. Dış görünüş itibarıyla çok korkutucuydu hatta bir bacağı aksıyordu. Ama inatla yaşamaya devam ediyordu. Diğer insanların sırf kir pas içinde yırtık elbiselerinin içindeyken onu nasıl hor gözlerle izlediğinin farkındaydı. Ama umursamıyordu. Çünkü o kendi dünyasında yaşıyordu. Dışlandığı hor görüldüğü iyi giyimli, kültürlü, beyefendi veya hanımefendi'lerin dünyasında değil. O konağın belediye tarafından yıkılmasına dek düzenli aktivitelerini yapmıştı her zaman. Sonra meçhule karıştı en azından benim için belki de yeni bir yıkık dökük bir harabe bulmuştur...

Neden Boynuz...Neden?

Neden gitmeme izin vermiyorsun. Kalsam ürkütüyor 10 vantuzlu kollarınla bırakmıyorsunda. Neden altıyolun ortasında çakılı bekliyoruz? Neden boğanın boynuzları kıçımıza batıyor..

Bırak beni azad et günahlarımı yüzüme vurma. İkimizde bedelini ödemedik mi? Bu saçma şekilsiz zinciri ağır ağır boynumuza geçirmedik mi?

Uyan rüyadan, uyan hastalıktan. Gideyim, sende git yıkan alevli sularla. Unut hatırlama beni. Sen beni hatırladığında bende seni hatırlıyorum yoksa...